Muhammed Bozdağ’ın çocukluk yılları

236
çocut (5)Muhammed Bozdağ çocuk köy
çocut (5)Muhammed Bozdağ çocuk köy
Muhammed Bozdağ, Arpacılı Köyünde (1970?)
Muhammed Bozdağ, Arpacılı Köyünde (1970?)
Köyün yaşlı kadınlarıyla tarla yollarında karşılaştıklarında, kadınların haline hayıflanışlarını ve kendisine, “evladım, bari sen oku, kurtul bu kayalardan” deyip durduklarını hatırlıyor. Bu yüzden okumayı çok istedi. Ama, büyük üzüntülerinden birini, ortaokuldan sonra eğitimini sürdüremediği bir yıl boyunca yaşadı.
Muhamed Bozdağın Çocukluk Dönemi
Muhammed Bozdağ Trabzon’un Akçaabat ilçesine bağlı Arpacılı Köyünde 1967 yılının yılbaşında dünyaya geldi. Arpacılı Köyü Akçaabat’tan yaklaşık on km içerde, Hıdırnebi Dağının eteklerinde kurulu şirin bir köydür.
Bozdağ, Fatime-Ali ailesinin üçüncü çocuğuydu. Doğduğunda, kendisinden önce dünyaya gelen kardeşleri Ayşe ve Resül vefat etmişti.
Babası Ali, fakirliğin ve içinde bulunduğu zor şartların da etkisiyle sık sık sinirlenen, hayata tutunmakta zorlanan ve şiddete başvuran bir yapıya sahipti. Bu yüzden çeşitli kavgalara karışmış ve hapse düşmüştü. Henüz yürümeye başladığı sıralarda annesinden ayrılan Bozdağ bir süre akrabalarının bakımında kaldı; öz annesinden tamamen ve babasından da uzun yıllar ayrı büyüdü.
Çocukluk sürecinde ölümcül hastalıklar atlattı. Çok kere gece yarılarında çocuk doktorlarının kapılarında dolaştırılmış.
1960lı yılların Anadolu köy hayatını tahmin edebilirsiniz. Yollar ya yoktur; ya da varsa patika veya topraktır. Ulaşım nadiren kamyonlarla, ama genellikle at sırtında gerçekleşir. İnsanlar yalçın dağlarda yüklerini genellikle sırtlarında taşırlar ve hayat sabahtan akşama kadar koşuşturmalarla geçer.
Köy hayatı Muhammed için çok kamçılayıcı ve zorlayıcı oldu. Akrabalarının tütün tarlalarında ve kendi mısır tarlalarında çalıştı.
Çocukluğunda en çok sevdiği kişi, kendisini her gördüğünde gözyaşları içerisinde geleceği için dua eden Salih dedesiydi. Dedesini, iki elinde değnekleriyle iki büklüm yürüyen, ak sakallı nurani bir sima olarak hatırlar.

Muhammed Bozdağ, mısır ekmeğiyle beslenen çocuk (1970?)
Muhammed Bozdağ, mısır ekmeğiyle beslenen çocuk (1970?)
Aşkla İmtihan

Çocukluğunda, evlerinin bitişiğindeki binanın yangınını iyi hatırlıyor. Babasıyla birkaç kez birlikte gittiği balık ve bıldırcın avını unutmuyor. Geceleri lüks ışığını kullanarak dağlarda dolaşırlardı.
Küçüklük yıllarında amca çocuklarının ve kendisinden küçük üç kardeşinin derin izleri var. Bazen kavgalaştılar, bazen ölümüne yardımlaştılar ve dayanıştılar. İlkokula başladığında, ormanlarda  gizlenip yollarını bekleyen öz annesini keşfetti. Sevgiyi ilk defa, o yıllarda ve gizlice, kaçarak, korkarak, ürkerek tanıdı. Defalarca okul çıkışı gizlenerek annesine koştu ve evine döndüğünde her defasında bedelini ağır ödedi.
İlkokula gelince… Köy okulu birkaç kilometre uzaktaydı. İlkokulda beline kadar karların içerisinde yürüdüğü, lastik ayakkabılarından sızan kar sularından titrediği acı günleri hatırlıyor. Okuldan döner dönmez, çantasını bırakıyor, yaz kış tarlalarda, inekler için yiyecek toplayıp sırtlayarak eve getiriyordu. Kışın dondurucu soğuklarında, karları sıyırıp altından lahana topladığı günleri unutmuyor.
İlk yüzme girişiminde  boğulma tehlikesi atlattı. Bir kez derenin uçurumundan düşse de kurtuldu. İnekler için bol bol pelit yaprağı budadığı günlerde iki kez ağaçtan düştü. Bir kez eve yalnız başına kilitlenmişken, yaklaştığı sobadan fırlayan alev topu yüzünü yaktı.
Köyünde pek kimsesi yoktu; uzak ve küçük bir mahallede yaşıyordu. Biriktirdiği bir miktar harçlığıyla köy merkezindeki bakkaldan bir avuç misket satın aldığı gün, yolunu kesen köylü bir çocuk, iddiasına misket oynamayı teklif etti ve daha yeni aldığı misketlerin tümünü orada kaybetmenin hayal kırıklığını unutmadı.
Çok utangaç ve aşırı ezik bir geçmişi oldu. Aldığı telkinler yüzünden, insanlardan ürküyordu;  o kadar ki yabancı bir insan görse can havliyle kaçardı. Büyüklerinden dinlediği Ermenilerin çocuk katliamından duyduğu ürperti yüzünden dağlara ve ormanlara korkarak bakar; siyah tüylü canavarların uzaklardan gelip herkesi kesmesinden endişelenirdi.
İlkokul yolunda hiç unutmadığı kişi değirmenci Kadem amcasıydı. Sabahın soğuğunda derenin köprüsünden geçtiklerini bildiği için, köprünün karşısındaki değirmeninde sobasını erkenden yakardı. Gelişini gözler, köprüde hemen değirmene çağırıp çorapları çıkarttırır, suyunu sıkar ve ayaklarını ısıttırırdı. Böylece güçlenmiş olarak okuluna gönderirdi.

Muhammed Bozdağ köy bakkalının önünde, (1970?)
Muhammed Bozdağ köy bakkalının önünde, (1970?)

Okulunda baba değerinde sevdiği kişi Mustafa Berber öğretmendi. Öğretmenden çok öte bir insandı Mustafa hoca… Hala unutmaya çalıştığı kişi, okulun kapısında sırf babasına duyduğu kin yüzünden kendisini acımasızca döven İbrahim öğretmendi.
Doktor ve hemşireler okula geldiklerinde, dört öğretmen kollarından bacaklarından sıkıca tuttukları halde kendisine aşı yapamadılar. Bir dahaki gelişlerinde ikinci kattaki sınıfından ölümüne atlayarak okuldan kaçtı ve iki ay ilkokula devam edemedi.
Dünyasındaki bunalım dikkatini Yaradana yöneltti. Allahın nerede ve nasıl olduğu, gece nasıl gördüğü ve ne yaptığı konularında büyüklerine yoğun sorular sorduğunu hatırlıyor. Dini bayramları çok severdi. Birkaç bayramda en yeni elbiseleri giydirilmiş ve birlikte mezarlara gitmişlerdi. Ama, Kuran öğrenmek üzere camiye başladığı günün ertesinde derelerde yüzen arkadaşlarına takıldığı için hocadan yediği dayağı, bu yüzden Kuran kursuna devam edememesini unutmuyor. Bu olay nedeniyle Kuranı yıllar sonra kişisel çabalarıyla öğrenmek zorunda kalacaktı.
O zamanın köy ortamında bir çok öğrenci şiddet göreceği korkusuyla okula gitmemeyi tercih etmişti. Ailelerin çoğu da, tütün tarlaları dururken, ilkokul sonrası eğitimi gereksiz buluyordu. Bozdağ okumak isteğinde dirençli oldu.
Ortaokul yıllarında ölümüne en çok ağladığı hayvan, babasının kurban etmek üzere satın aldığı ve ve iki ay arkadaşlık kurduğu koçuydu. O olaydan önce o da babası gibi bir avcıydı; kuşlara, böceklere hiç acımazdı. Ama o olaydan sonra, hayvanlara sevgiyle davranmaya başladı. Özellikle lise yıllarında yaşadığı dönüşümle birlikte bir daha hiç ava çıkmadı.
Ortaokulun bitişiyle birlikte babası ailenin başına geçmiş; ama bu kez üvey annesinden ayrılmıştı.
Yaşadığı ailevi ve ekonomik sorunlar nedeniyle eğitimi sıklıkla kesintiye uğradı. Yine de ilk ve orta okul eğitimi, uzun aralıklara rağmen sağ salim tamamlandı. Bozdağ okuldan eve gelir gelmez, çantasını bırakıyor, önlüğünü değiştirerek tarlalara koşuyordu. İnekler için yiyecek topluyor ve sırtına yükleyerek eve götürüyor; inekleri yediriyor, süt sağıyor ve yemek pişiriyordu.
Köyün yaşlı kadınlarıyla tarla yollarında karşılaştıklarında, kadınların haline hayıflanışlarını ve kendisine, “evladım, bari sen oku, kurtul bu kayalardan” deyip durduklarını hatırlıyor. Bu yüzden okumayı çok istedi. Ama, büyük üzüntülerinden birini, ortaokuldan sonra eğitimini sürdüremediği bir yıl boyunca yaşadı.
O bir yıl bulduğu her kitabı  topladı; yalnız başına yaşadığı eski evin odasındaki başucuna yığdı.  Eğitimini sürdüremediğini görüce ‘yazar olabilir miyim’ diye düşündü. Konuyu açtığı okul müdürü, ortaokul mezunu Yaşar Kemal örneğini verip teşvik edince, bir defter alıp yazmaya başladı. Odanın altında ineklerin böğürmeleri ve tavanda farelerin koşuşturma sesleri altında, ilk romanını yazıyor; bir yandan eski bir radyoyla, gece yarılarında Arap radyo istasyonlarına girerek, arabesk müzikten teselli arıyordu.
Çevresinde olumsuzluk hakimdi. Bir gün rahmetli dedesinin iki değneğine dayanarak gelip, torunlarına ağır uyarılarda bulunduğu günü hatırlıyor. Büyüklerinin dedesini çok üzmelerine duyduğu içerlemeyle uzaklara kaçtı. Ormanın dikenli çalılıkları içerisine sığınıp saatlerce ağladı ve “Beni bu köyden kurtar” diye Allah’a dua etti.
O yıl, hesaba katmadığı bir fırsat kapısını çaldı. Devlet Parasız Yatılı Lise sınavına girmesi ve sınavı kazanması vesilesiyle köyünden ayrılış macerası başladı. Artık, gece gündüz yanı başındaymışçasına uğuldayan aşağılardaki derenin sesini, rüzgarın evin çatısındaki ve çevre ağaçlardaki sert üfürmelerini; yazın, ağaç kurbağalarının, Ağustos böceklerinin neşesini, tarifsiz güzellik ve tonlardaki çiçekleri çok özleyeceği bir yolculuğa çıkıyordu. Yıl 1981… İnekler, Karabaş, sarı kedi ve tavuklar köyünde kalmıştı. Bu ayrılıştan sonra o dostlarını bir daha göremedi.