Çanakkale zaferini anarken, muhtemel bir yeni Çanakkale’ye hazırlanıyor muyuz?

Bu tarihin bize okutulması milli bilincimizi kendine getireceğinden sakıncalı bulunuyor.

16053
Çanakkale şehitlerine rahmet olsun.
Aşkla İmtihan

Çanakkale’yi anmak yetmez, anlamak gerekir ve önümüzde Türkiye Cumhuriyeti olarak, yeni bir Çanakkale ihtimalinin eşiğinde bulunduğumuzu görmek gerekir. Bugün Suriye’de yaşanan yüzbinlerce ölüm ve milyonlarca sürgünün, vatansız kalmanın, canını korumak uğrunda Batı’nın ayakları altında namusunu kaybetmenin her türlüsünü bu millet bu yüzyılın başında birebir yaşadı. Yeni nesillerin hiçbir şeyden haberi yok. Okullarımız var, ama tarih, vatan bilinci, sorumluluk veren yeterli bir eğitimimiz hala yok.

Askerler geçit yaparken....
Askerler geçit yaparken….

Diyorlar ki biz Türkiye 80 milyonuz. Kimse bizi deviremez. İstersen 800 milyon ol. Bugün Çin’in bile parçalanmasından söz edebiliyorlar. Güç sayısal çoklukta değil, ahlakta, yürek birliğinde, bilime adanmakta ve çalışkanlıktadır. Nerede senin bilimin? Dünyanın en az kitap okuyan nesillerini yetiştiriyorsun sen! Aklı ve bilimi küçümseye ihanetini susturmuyorsun!

Halk evlatarına mühimmat taşıyor…

Osmanlı dev bir imparatorluk değil miydi? İçeriden çürümüş bir ahlakla ve felaket bir devlet yönetimiyle darmadağın ettiler her şeyi. Milyonlarca masum Müslüman yurdundan oldu, ayakların altında ezildi, katledildi.

Nihayet Çanakkale yaşandı… Toprağın metrekaresine binlerce merminin düştüğü, mermilerin dolu gibi yoğun yağdığı, insan uzuvlarının paramparça olup savrulduğu bir felaket ortamından bu millet zaferle çıktı.

Beşer enkazının savrulduğu Çanakkale’de, Mersin’den, Trabzon’dan, Hakkari’den, Edirne’den gelen vatan evlatlarından yüzbinlerce şehit vermiş bir mücadele meydanına insanlar oluk oluk aktılar şehit olacaklarını bile bile…

Şehit olmadan önce, belki son duaları
Şehit olmadan önce, belki son duaları

Öylesine bir akıştı ki bu, vatan evlatları, analarının, hanımlarının, kızlarının namusunun korunması uğrunda gerekiyorsa toptan ölmeye hazırdılar. Öylesine bir felaketti ki, mesela sırf Kastamonu’nun birçok köyünde bir tanecik erkek kalmamış, hepsi gitmiş ve hepsi de şehit olmuştur.

Fakat kimdi bu gidenler? Nasıl insanlardılar ki çakaralmaz tüfeklerle, bilek gücüyle mücadele ettikleri müttefik düşmanın dev ordusunu dize getirmeyi başardılar? Bu zaferi sağlayan yüksek iman ruhunu yansıtan ahlaka dair sadece şu örneği düşünmemiz yeter:

Kocadere köyünde büyük bir yaralı tedavi noktası kuruldu… Ağır yaralılar sedyelerle beşer onar köye taşınıyor. Istırap çeken erlerden birisi ağır yaralı ve şehit olmak üzere. Komutanına sesleniyor.

“Ben Lapsekinin Beybaş köyündenim.  Bir pusula yazdım. Lapsekili ibrahimden 1 mecit borç almıştım.  Kendisini göremedim ve ölüyorum. Bulursanız bu pusulayı ona verin. Hakkını helal etsin.” Diyor ve şehit oluyor. Aradan günler geçiyor.   Dışarıdan yeni gelen şehitlerin eşyaları arasında bir pusula komutanın dikkatini çekiyor.

Şöyle yazıyor notta: “Ben Beybaş köyünden arkadaşım Halil’e 1 mecit borç vermiştim.  Birazdan taarruza kalkacağız.  Belki dönemeyeceğim ve görüşemeyeceğiz.  Arkadaşıma söyleyin, ben hakkımı helal ettim.”

Geride hatıraları ve vatan kaldı
Geride hatıraları ve vatan kaldı

İşte biz bu ataların çocuklarıyız. Eğer Çanakkale’yi kazandıran bu ruh bütün Osmanlı halkının ve devlet yöneticilerinin bilinci olsaydı, şimdi dünyada cennet huzuru hâkim olurdu.

Şimdi dünya güçlerinin en çok yok etmek istediği millet biziz. Aynı ahlaka geri dönmemizden korkmaları yüzünden…  Yeryüzünde, sömürüye, zalimliğe karşı ölüp tamamen yok olma pahasına da olsa tek diz çökmeyen milletin çocukları olmamız ve atalarımızın bilincine geri dönmemiz ihtimalinden korktukları için…

O zaman yedi düvel atalarımızla savaştı ve sonra da vatan içinden milletin kendisine eşit bildiği ve her türlü hakkı tanıdığı, askerlik yaptırmadığı Ermeni isyancılar…  Kendilerine devlet kurdurmayı vadeden Ruslar ve İngilizlerle işbirliği yapıp büyük hançer saplattılar bağrımıza. Oysa asırlarca Türkler’in bağrında buldukları özgürlüğü kendi devletlerinde dahi bulamayacaklarını düşünmediler ve işte bir asırdır o isyanın bedelini ödüyorlar yokluklar içerisinde sürünerek…

Ne yaptılar? Vatanın cephelerine koştuklarından yaşlılardan başka erkeğin kalmadığı köylere dağıldılar, tecavüzler ettiler… Bugünkü terör örgütünün birebir benzeri Taşnak komiteleri kurdular. Öldürdükleri kadınların göğüs uçlarından tespih, derilerinden takke yaptılar, el ve ayaklarından duvarlara çaktılar, karınlarını deştiler, bebekleri dipçiklediler, çocukları diri diri ateşlere, tandırlara attılar, savunmasız halkı camilere doldurup samanların içinde yaktılar. Bunların birçoğunu dedelerden hatıra olarak dinledim, birçoğunu okudum.

-Çanakkale’ye gelince… Niceleri Çanakkale’den dönmedi ve niceleri de Yemen illerinde şehit düştü. Analar evlatsız, kadınlar kocasız, evlatlar anne babasız kaldı on yıllar boyunca… Bir kara ölüm dumanı çöktü bütün Anadolu’ya.

Peki, Çanakkale zaferi kazanıldı da ne oldu?  Kurtulduk mu? Milletimizin yüzbinlerce evladının kanını feda ederek kazandığı bu zaferin huzurunu yaşayabildik mi?

Aradan sadece üç yıl geçti ki, geçit vermediğimiz o süper güçler bu kez ellerini kollarını sallayarak İstanbul’u işgal ettiler!

Çanakkale Zaferi 18 Mart 1915’de kazanılmıştı. Fakat Osmanlı’nın saflarında yer aldığı Almanya ile birlikte yenilmiş sayıldıktan sonra itilaf devletleri (İngiltere, Fransa, Rusya, ABD)  13 Kasım 1918 tarihinde İtibaren İstanbul’u denetim altına aldılar, Mart 1920’de sıkıyönetim ilan edip, işgale karşı koyabilecek aydınları tutukladılar ve Meclisi dağıttılar.

İstanbul İşgal altında.
İstanbul İşgal altında.

Nasıl oldu da, dev Çanakkale savaşını kazandıktan üç yıl sonra bütün Osmanlı vatanını savaşsız teslim aldılar ülkemizden, binlerce askerleriyle, toplarıyla gemileriyle işgal ettiler imparatorluğun başkentini. Daha önemli bir soru: Nasıl oldu da, ellerini kollarını sallayarak, hiç gerekmediği halde kendiliğinden çekip gittiler? Yanlış ve basiretsiz politikalarıyla dev Osmanlıyı parçalatıp teslim eden ittihat Terakkiciler nerede şimdi? Tıpkı düşmanların üslubuyla ve çoğu masonluk teşkilatına girmiş din adamlarıyla işbirliği içinde Kızıl sultan deyip savaş açtıkları zeki siyasetçi Abdülhamit’in ruhuna rahmet olsun. Her yandan kuşatılmış bir imparatorluğu sırf kişisel zekâsıyla 33 yıl ayakta tutmayı başarabilen sultan.

İstanbul işgal altında...
İstanbul işgal altında…

İnsanlar, aydınlar, alimler siyaseten yanıltıldılar ve nice kimseler bilerek veya bilmeyerek düşmanların saflarında yer aldılar ve öz milletine ihanet edenlerin ekmeğine yağ sürdüler.

Osmanlı çöktükten sonra Mustafa Kemal Paşa liderliğinde kurtuluş savaşını yaşadık. Fakat bu savaşın sözü edilen o süper güçlerin İstanbul’dan çekilişleriyle alakasını kurmanın hiçbir ikna edici mantığı yoktur. Geride, savaşlarda harap olmuş, fakir, yersiz yurtsuz, tükenmiş, çoğu kadın ve çocuk 13 milyon Müslüman kalmıştı.

Oysa düşmanlar, Çanakkale’de üzerimize geldikleri güçten kat kat daha büyük güçle tam içimize kadar girmişlerdi ve birinci büyük millet Meclisinin toplandığı Ankara’daki İttihat Terakki binasında bile Fransız askerleri kalıyordu. Nasıl oldu da, şimdi kan ağlayan toprakları kolayca teslim aldılar ve bizi bırakıp gittiler?

Bugün milletimiz bu tarihi yeterince açık ve doğru olarak bilmiyor. Bu tarihin bize okutulması milli bilincimizi kendine getireceğinden sakıncalı bulunuyor.  Hilafeti neden kaldırdık? İslami kurumlara, toplumlara neden sırtımızı çevirdik? Neler oldu? Girmeyelim bunlara…

O günden bu güne çok şey değişti mi? Çanakkale zaferimizi ve şehitlerimizi rahmetle analım. Fakat o zaferin sonrasında gelişen yeni felaketi görmeden geleceğimizi nasıl kurtaracağız?

Bugün şartlar değişti. İtilaf devletleri Osmanlı’dan kopardıkları toprakları, madenleri, zenginlikleri sömürüp sindirdiler ve şimdi üzerimize tekrar geri döndüler: Şimdi benzer oyunlarla karşı karşıyayız ve benzer tuzak kuruldu milletimize. O zaman milletimize Ermeni isyancılarla saplanan hançerin aynısını şimdi terör örgütü ve destekçileri marifetiyle saplıyorlar.

En kötüsü, Osmanlı zamanındaki Müslümanların gafleti ne durumda ise, bu zamandaki Müslümanların gafleti de aşağı yukarı aynı durumda. Para kazanan kalabalıklar şehvetinin ve zevkü sefasının, kazanamayanlar da geçinebilmenin derdinde. Kitap okuyan, düşünen, hakkı kavrama uğrunda çabalayan bir avuç insan kaldı geride. Kimi kalabalıkların akılları da akılsız veya ajan yazarların, hatiplerin, öncülerin esaretinde kilitli kalmış. Bir ümit diyeceğimiz cemaatler, tarikatlar giderek, insanları Allah’a ve alaka çağırmayı bırakmış, kendi güçlerini arttırıp hegamonyalarını koruma ve geliştirme derdine düşmüşler. Ha bire mezhepçilik ve fikir farklılıkları pompalanıyor ülkeye ve her geçen gün yeni ihtilafların zihinsel temeli inşa ediliyor.

Karamsar şeyler mi yazdım? Bizi gazete köşelerine kurulup boş hayallerle, sloganlarla savaşa sürüklemek isteyen o sözcüler, yazarlar, hatipler ya neye hizmet ettiklerini bilmiyorlar ya da akılları kısır kalmış veya bir yerlere ajanlık yapıyorlar.

Bu topraklarda acilen önce düşünce ve sonra da yürek birliğini inşa etmemiz ve sonra da ölümüne bir azimle çalışmaya ve üretmeye adanmamız gerekir. Yoksa bu kez bizi sıkıştırdıkları bu topraklardan da atmak niyetindedirler. Durumumuz hiç hissetmediğimiz kadar ciddidir.

Milletin omuzlarında Türk Bayrağı
Milletin omuzlarında Türk Bayrağı

Başkaları yurtlarını kaybedince bize sığındılar ama bizim gidebileceğimiz, sığınabileceğimiz hiçbir yerimiz yok. Ya vatanımızı tek vücut olarak koruyacağız veya kızlarımızı çirkin emellerine terk edip hepimiz canımızı vereceğiz.

Ordumuzu kaybettiğimiz anda bitişimiz kesindir. Ordusuz millet köle veya esir millettir. Allah ordumuzu güçlendirsin ve korusun. Bu duayı yapmayan bir Türk vatandaşı en evvel Allah’a ihanet etmiş bir vatan hainidir. Şayet Müslüman ise, inanıyorum ki kıyamet günü namazı yüzüne çarpılacaktır. Bir sürü akılları çürütülmüş insanlar vatanı sahiplenmekten gafil, güya dindar ama vatansız, vatana duyarsız olduğu için namusu, şerefi Batının ayakları altında ezilmeye mahkûm.

Biz barış istiyoruz, Kimseye meydan okumak değildir kastımız. Bizim Allah’ımız, bizimle savaşamayanla savaşmamıza izin vermez. İnandığımız dinin adı barıştır. Bizde cihadın ilk adımı toplum içinde can güvenliğini korumaktır. Fakat bizi rahat bırakmıyorlar. Yurdumuzda barış içinde olma hakkını ve özgürlüğünü bize tanımıyorlar. Bu yüzden mücadeleye hazırlanmak zorundayız.

Güçlü bir ordunun enerji kaynağı çalışkan, sorumlu, bilinçli gençliktir. Allah gençliğimizi uyandırsın. Yaşlılar ölüm bekliyor, yaşlılar çocuklarımıza dua etsinler, rehberlik etsinler, hala basiretleri varsa. Yarınlar gençlerin.

Son olarak da bütün şehitlerimizi rahmetle anıyoruz. Allah bizleri şehitlerinin canına, kanına ihanet eden nesillerden yazmasın. Muhammed Bozdağ